ANA SAYFA
31 Temmuz 2010
Ağasar Kültür Sanat

Mevlana'yı anlamak


Mevlana'yı tüm dünya bir kez daha andı. Okurlarımız için İnci Emirzeoğlu, 'Mevlana'yı anlamak' adına bir derleme yaptı.



Mevlana'yı anlamak

Yine gel, yine gel……
Her kim olursan ol, yine gel….
İster kafir ol, isten mecusi, ister putperest,
İster yüz kere bozmuş ol tövbeni,
Umutsuzluk kapısı değil bu kapı,
Nasılsan öyle gel,

O, herkesi seviyor, herkesi kabul ediyordu. Onca insan, büyük bir çoğunluğu oluşturmalarına rağmen, tek beden ve tek ruhtu.….O, bütün insanlığa sesleniyor, tüm dünyayı çağırıyor, nurlu ,mekanında ziyaretçilerine gerçek yolu, gerçek aşkı gösteriyordu.
Bu ilahi çağrıyla bu yıl da Aralık ayında Konya gönüller şehri, aşıklar kapısı oldu. O'nun bu çağrısı yüzyıllardır gönüllerde yankılamıştır. Mevlana'nın devrinde başlayan Mevlana'dan sonra da devam eden bu çağrı gönülleri fethetmiş, onun mübarek türbesi, sevenlerinin sığınağı, olmuştur. Bu çağrının ışığında Hz. Mevlana'mızın 735. Vuslat yılı her yıl olduğu gibi bu yılda büyük bir coşku içinde anılıyor, çeşitli etkinliklerle kutlanıyor. O'nun yüz yıllardır dünya'ya ışık tutan, insanları aydınlatan görüşleri gündeme geliyor.
17 Aralık akşamına kadar ülkemizin ve Dünya'nın dört bir yanından gelen katılımcılarla Konya renkleniyor, sema gösterileri ve Şeb-i Aruz törenleri yapılıyor. Tüm Dünya'nın tanıdığı Hz. Mevlana hayatı boyunca insanlara barışı ve kardeşliği öğütlemiş, mutasavvıf bir insandır. O, insanlarının düşünce ve duygularını etkileyebilen, bakış açılarını değiştirebilen büyük bir hazinedir. Yaşantısını “HAMDIM, PİŞTİM YANDIM” gibi üç kelime ile özetleyebilen bu büyük insan, en büyük kültürel miraslarımızdandır.

HAYATI:
Mevlâna 30 Eylül 1207 yılında, bugün Afganistan sınırları içerisinde yer alan Horasan'ın Belh şehrinde doğmuştur. Babası Behl şehrinin ileri gelenlerindendir. Annesi, Belh Emiri Rükneddin'in kızı Mümine Hatun; Babası, Sultânü'l-Ulemâ (Alimlerin Sultânı) unvanı ile tanınmış, “Hatibi-Hatipgiller” denen bir soydan, Muhammed Bahâeddin Veled'dir.
Sultânü'l-Ulemâ Bahaeddin Veled, bazı siyasi olaylar ve yaklaşmakta olan Moğol istilası nedeniyle 1212 veya 1213 yıllarında aile fertleri ve yakın dostları ile birlikte Belh'ten ayrılıp
Karaman'a geldi. Burada ailesi ile birlikte 7 yıl kaldı. Mevlâna 1225 yılında Şerefeddin Lala'nın kızı Gevher Hatun ile Karaman'da evlendi. Bu evlilikten Sultan Veled ve Alâeddin Çelebi adlı iki oğulları oldu.
Bu yıllarda Anadolu'nun büyük bir kısmı Selçuklu Devleti'nin egemenliği altında idi. Konya'da bu devletin baş şehri idi. Konya sanat eserleri ile donatılmış, ilim adamları ve sanatkarlarla dolup taşan bir başşehirdi. Selçuklu Devleti en parlak devrini yaşıyordu ve Devletin hükümdarı Alâeddin Keykubâd idi. Alâeddin Keykubâd Sultânü'I-Ulemâ Bahaeddin Veled'i Karaman'dan Konya'ya davet etti ve Konya'ya yerleşmesini istedi.
Bahaeddin Veled Sultanın davetini kabul etti ve Konya'ya geldiler. Sultan Alâeddin kendilerini muhteşem bir törenle karşıladı ve İplikçi Medresesi'ni ikametlerine tahsis etti.
Babası, Sultânü'l-Ulemâ 12 Ocak 1231 yılında Konya'da vefat etti. Mezar yeri olarak, Selçuklu Sarayının Gül Bahçesi seçildi. Halen müze olarak kullanılan Mevlâna Dergâhı'ndaki bugünkü yerine defn olundu.
Sultânü'I-Ulemâ ölünce, talebeleri ve müritleri bu defa Mevlâna'nın çevresinde toplandılar. Mevlâna'yı babasının tek varisi olarak gördüler. Gerçekten de Mevlâna büyük bir ilim ve din bilgini olmuştu. İplikçi Medresesi'nde vaazlar veriyordu. Vaazları kendisini dinlemeye gelenlerle dolup taşıyordu.
Sültan-ül ulema'nın ölümünden bir sonra, onun halifelerinden Tirmizli Seyyid Burhaneddin Muhakkık, şeyhinin Konya'da olduğunu öğrenince Konya'ya geldi, fakat şeyhinin öldüğünü öğrendi. Yerine, oğlu Celaleddin Muhammed'i buldu. Burhaneddin, Mevlana'yı manevi terbiyesi altına aldı, zamanın bilgilerini elde etmesi için teşvik etti. Mevlana onun tensibi ile Halep'e, Şam'a gitti. Halep'te Halaviyye Medresesi'nde kaldı ve meşhur Kemaleddin-ibn-al Amid'ten okudu, Şam'da Makdissiyye Medresesine devam etti ve bu iki şehirde bilginlerle, süfilerle görüşüp konuştu. Seyyid Burhaneddin Muhakkkak, Mevlana'ya dokuz yıl mürebbilik etti.


Tebrizli Şemseddin – Mevlana ;
Burhaneddin Muhakkak'ın mürebbilik döneminin yedi yılı Anadolu'nun ve Arabistan'ın içlerine yapılan yolculuklarla ve eğitimle geçti. Konya'ya dönmek istediklerinde; hocası ”karşılaşman gereken bir Şeyh daha var.”Geniş bilgisi ve derin bilgeliği olan bir adam. Senin son hocan olacak. Sonra hep beraber döneriz Konya'ya” dedi, Şam pazarına girdiklerinde bir dilenci ile karşılaştılar. Hocası bu kişinin Tebrizli Şems, Uçan Şems olduğunu söyledi. Mevlana bu dilenciden etkilenmişti. Bu olaydan sonra Burhaneddin “yolculuğumuz burada sona erdi” dedi. “Mevlana Şeyh'le görüşmemiz ne olacak diye” sorunca hocası “o buluşma biraz önce gerçekleşti” dedi. Mevlana, hocasından ayrılıp Konya'ya döndü.
Bir kaç yıl sonra Tebrizli Şemseddin Muhammed Konya'ya geldi ve Mevlana'yı buldu. Şems'ın gelişi Mevlana'nın hayatında çok büyük değişiklikler yarattı. Mevlâna Şems'de "mutlak kemâlin varlığını" cemalinde de "Tanrı nurlarını" görmüştü.
Şems, Melametilerin neşesine sahip bir erdi. Zamanının bütün bilgilerini bilen Şemseddin, Mevlana'dan başka hiçbir kimseye baş eğmemişti. Mevlana'ya göre Şems, din şeyhidir, alimler Rabbi'nin manalar denizi, can deryasıdır. Şemseddin Tebrîzî , onun ilimle dolu dünyasında “aşk” ile yepyeni ufuklar açmıştı, Bu iki ilâhî âşık, bir müddet yalnızca bir köşeye çekilerek kendilerini tamamen Hakk'a verdiler. Günlerce, gecelerce sohbetlere daldılar. Birbirlerinde kendilerini ve Yüce Allah'ın eşsiz güzelliklerinin tecellîlerini gördüler.
Mevlana, Şems geldikten sonra dersi vaazı bırakmıştı. Onun emri ile müziğe ve semaya koyulmuştu. Hayatı düşünceleri birdenbire değişmiş; tasavvuf bilgi ve duygularını ikmal eden Mevlana'nın hayatında, bu karşılaşma mühim rol oynamış, sakin geçen ömrü değişerek coşmaya başlamıştı. Derslerini bırakan Mevlana, büsbütün tasavvufa dalmış şemste mutlak cemalin zuhurunu, cemalinde Tanrı nurlarını görmüştü. Artık Mevlânâ bütün zamanını Şems ile sohbete ayırıyordu. Bu ilâhî aşkı idrâk etmekten âciz olanlar, Hz.Mevlânâ'nın Şems'e olan ilgisini kıskanarak, ileri geri konuşmaya başladılar. Bu sözleri duyan Şems üzüldü ve 1246 yılında Konya'yı terk edip Şam'a gitti Şems gidince Hz.Mevlânâ derin üzüntülere boğuldu. Şems'i tedirgin ederek uzaklaşmasına neden olanlar da Mevlânâ'nın bu hâli karşısında pişmân oldular. Hz.Mevlânâ bir mektup yazarak oğlu Sultan Veled'in de bulunduğu bir kâfileyi Şam'a gönderdi. Şems mektubu okudu ve Hz.Mevlânâ'nın dâvetini geri çevirmeyerek 1247 yılında Konya' ya döndü Şems'in dönmesine herkes sevindi. Hz.Mevlânâ artık gülüyordu. Şems'le sohbet günlere ve gecelere sığmıyordu. Fakat bu huzurlu günler uzun sürmedi. Dedikodular, çirkin sözler ve iftiralar yeniden başladı. 1247-1248 yılında Şems aniden kayboldu. Onu bir daha ne gören olmadı.
Hz.Mevlânâ, Şems'i çok aradı. Ayrılığın büyük acısıyla şiirler söyledi, gözyaşları döktü. İki kere Şam'a gittiyse de izine rastlayamadı. Şems'in bedenî varlığını bulamayan Hz.Mevlânâ, onu mânâ yönünden kendinde buldu ve aramaktan vazgeçti. Bir şiirinde şöyle der:

Beden bakımından ondan ayrıyım ama, bedensiz ve cansız ikimiz de bir nûruz.
Ey arayan kişi! İster onu gör, ister beni. Ben O'yum, O da ben.

Hz.Mevlânâ, Şems'ten sonra kendisine dost ve halîfe olarak Selâhaddin Zerkûbî'yi seçti. Bu zatla sohbetlerde bulundu. Artık rûhen mânevî bir âlemde yaşadığından mürîdlerinin irşâd ve terbiyesi ile ilgilenmedi. Bunun için en güvendiği ehil dostu Şeyh Selâhaddin'i görevlendirdi.
On yıl kadar sonra Şeyh Selâhaddin'in de ebedî âleme intikâliyle Hz.Mevlânâ sırdaşlığını Çelebi Hüsâmeddin'le sürdürdü. Bu dönemde insanlık tarihinin en büyük mîrâsı arasına girmiş olan Mesnevî'si vücûda geldi.
Mevlâna 17 Aralık 1273 Pazar günü Hakk' ın rahmetine kavuştu. Mevlâna'nın cenaze namazını Mevlâna'nın vasiyeti üzerine Sadreddin Konevî kıldıracaktı. Ancak Sadreddin Konevî çok sevdiği Mevlâna'yı kaybetmeye dayanamayıp cenazede bayıldı. Bunun üzerine, Mevlâna'nın cenaze namazını Kadı Sıraceddin kıldırdı.
Mevlâna ölüm gününü yeniden doğuş günü olarak kabul ediyordu. O öldüğü zaman sevdiğine yani Allah'ına kavuşacaktı. Onun için Mevlâna ölüm gününe düğün günü veya gelin gecesi manasına gelen "Şeb-i Arûs" diyordu ve dostlarına ölümünün ardından ah-ah, vah-vah edip ağlamayın diyerek vasiyet ediyordu ve şöyle diyordu;

"Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız!
Bizim mezarımız âriflerin gönüllerindedir"


Ekleme Tarihi: 19 Aralık 2008 22:13:04
Ekleyen:ziya

1 Yorum | 255 Okunma

Haberi Yayınla
facebook furl linkibol digg del.icio.us yumiyum oyyla bagcik technorati twitter ffeed


Yorumlar

mevlanayı anıyoruz

"HAMDIM, PİŞTİM YANDIM "

Yorum Yaz
  • Yorumunuz okumus oldugunuz konu ile alakali olmalidir.
  • Yazmis oldugunuz yorum kisisel hakaret, asagilayici, karsi tarafi küçük düsürücü ya da rencide edici vs. gibi kelimeler içermemelidir.
  • Yazacak oldugunuz yorumlar genel ahlâk kurallari ve yasalara uygun olmalidir.
  • Yazmis oldugunuz yorum içeriginden Agasar.Org hiçbir sekilde sorumlu tutulmayacaktir.
  • Yorumunuza gerçek isim ve e-posta bilgilerinizi eklemediginiz takdirde sayet yorumunuz yayinlanmazsa -Yorumum neden yayinlanmadi?- bilgisi tarafiniza ulasmayacaktir.
İsim :
E-posta :
Başlık :
Yorum

:

 GÜNCEL  |  ŞALPAZARI  |  TRABZON  |  GİRESUN  |  KARADENİZ  |  RÖPORTAJ  |  BEŞİKDÜZÜ  |  VAKFIKEBİR  |  KÜLTÜR SANAT  |  TONYA  |  EYNESİL  |  GÖRELE  |  FİRMA REHBERİ  |  RİZE  |  ARTVİN  |  GÜMÜŞHANE  |  ÖZKÜRTÜN  |  BAYBURT  |

©2007 Ağasar Yöresi Kültür Sanat  ve Yaşam Sitesidir ®


Kunye | BiziTaniyin | Web |